www.cihansalim.net

 Web Yazıları
   
"Proust'u savunan bir Fransız"

19 Kasım 1999

Le Français qui essaie de défendre Proust*

Tam 5 Mat-Fen bölümü dersinin ardından,
tıklayın, destekleyin:
öğleden sonra en kötü ne olabilir? Hiç kuşkusuz Marcel Proust'u tartışmak... Evet Galatasaray Lisesi'nin son sınıfında felsefecimiz Rousseau'nun düşüncelerini elinden geldiğince bize anlatmaya çalışıyor. Fransız (bundan sonra Felsefeciye Fransız diye hitap edeceğim) dersi fena götürmüyor. Başlarda bugünün iyi biteceğini sanıyor çünkü konuyu iyi bir şekilde ele alıyor. Ama birden Marcel Proust kelimesi küçük sınıfımızın duvarlarından yankılanıyor, bir anda alarm durumuna geçiyorum. Zaten hakkında pek güzel düşüncelerimin olmadığı bu adamın üzerine daha dün bir yazı okumuşken ve sabah iki ayrı sınav atlatmışken adını bir kez daha duymak tüylerimi diken diken ediyor. Gerçi Rousseau'dan buraya bağlantı kurmak fazla zor değil ama ilk anda Fransız'a kızıyorum, şimdi ne gerek vardı ki...

Durum gerçekten iç acıcı değil, tüm soydaş felsefecileri gibi doğal olarak bizimki de Proust'a çok önem veriyor ve tahtaya "A la Recherche du Temps Perdu" (=Geçmiş Zaman Peşinde) yazıyor ama ne benim ne de diğerlerinin Proust ve Rousseau üzerine karşılaştırmalı bir entellektüel aktiviteye girmemize pek olanak yok. Ben de Fransız tahtaya Proust'un en önemli eserinin adını yazarken şunu soruyorum: "Mösyö, acaba bu 'kitabı' Fransızca olarak okuyup bitirme şansımız var mı?" Aslında Türkçesini bile okumanın neredeyse olanaksız olduğunu çok iyi bilmeme rağman 8 yıldır Fransızlarla iç içe olmamdan dolayı soruyu zorlaştırıp soruyorum çünkü biliyorum ki kaçamak cevap verecek.

- "Duymadım" diyor (aslında çok iyi duydu ama nasıl cevap vereceğini düşünüyorum)
Soruyu tekrarlıyorum. Yüzüne hafif bir gülümseme yerleştirerek
- "Biraz istekli ve azimli olursan yeter" diyor. Evet, Fransız gerçekten böyle cevap veriyor. Çünkü düğer tüm Fransızlar gibi kahramanlaştırdıkları kişiye toz kondurmuyorlar. Halbu ki dünyanın okuması en zor kitabı bu. Ardından iki sıra yanımdaki bir arkadaş:
- "Siz bitirdiniz mi?"
Yine gülümseyerek ve birazcık çekilgen bir tavırla:
- "Henüz bitiremedim" diyor.

Sınıf kahkahalara bölünüyor ve bu da bir Fransız'ın en sevmediği şey. Fransızlar eğer karşılarında geniş bir topluluk tarafından alaya alınırlarsa gerçekten bozuluyorlar ve kızarmaya başlıyorlar. Bazen niye gülündüğünü anlamadıkları yönünde jestler yapıyorlar bazen de gerçekten anlamıyorlar. Bizim Fransız ikinci bölümde yani niye güldüğümüzü anlamıyor ve açıklama yapıyor:
- "Zaten yanlış duymadıysam şu an yaşamakta olan Fransız düşünürlerinden sadece on üçü 'kitabı' bitirebilmiş."

Ve böylece iyice köşeye sıkışıyor ama öldürücü darbeyi vurmuyoruz çünkü bir an önce durumu düzeltiyor ve konu Proust'un ünlü madlen(kek)ine geliyor. "Eyvah" diyorum içimden, bu adam ciddi galiba ve daha 60 dakika var ben ise 60 dakika Proust çekemem.

Bu dakikadan sonra Fransızları düşünmeye başlıyorum. Zaten pek sevmediğim bu topluluğun kötü yönlerini bulmaya çalışıyorum. Bizim Fransız'ın biraz önceki halini hatırlıyorum. Ve daha önce duyduğum birşey aklıma geliyor:

Fransızlar 2. Dünya Savaşı'nda ülkenin kuzeyini kaybettikten sonra savaşa başlamaya sonunda karar veriyorlar. Bunun iki ana nedeni var: Paris'i kurtarmak ve kendileriyle toptan dalga geçen Alman askerlerine karşı yavaş yavaş biriken öfkeleri. Belki de Fransızlar'ın makaraya alınmaya karşı bugünkü öfkesi o günlerden kalma.

Bir yandan Fransız konuşmaya devam ediyor ve bugüne kadar Proust'un sadece üç bine yakın mektubunun yayımlandığını söylüyor. Bu mektuplardan nelerin çıkarabildiğini vurguluyor.

Peki Fransızlar tarihin en önemli 3 otobiyografisinden birini yazdığını farzettikleri bu adamı -ki 'Geçmiş Zaman Peşinde' aslında bir otobiyografidir- nasıl bir kahraman sayabiliyorlar? Böyle davranıyorlar çünkü Fransızlar 2. Dünya Savaşı ve sonraki yıllarda kendilerinde bir "eziklik" kompleksi yaratıp buna büyük bir sevgiyle bağlanmışlardı. Çok uzun süre pasif kalan bu halk -ki tapma derecesinde sevdikleri Paris'i bile kaybeden ve bu şehri kaybedince hayata zamanın lideri Pétain gibi küsen bu insanlar öbür milletleri felsefi ve kaotik düşünce yollarında yenmeyi seçtiler. Zira DuGaulle onları ateşlemeseydi belki de bugün Dünya üzerinde Fransa diye bir ülke kalmayacaktı ama gerek hafif hafif başlayan direnişleri gerekse de ABD, Kanada ve Britanya Krallığı'nın çabası onları kurtardı. Aslında bu olaydan çıkarılabilecek bir başka sonuç da Fransızların bir insana ne kadar inanıp hemen bağlanmaları ve onunla beraber ölüme dahi gidebilme yeteneğine sahip olmaları (Pétain örneği). Asıl konuya dönersek Fransız düşünürlerinin en büyük çabası topraklarından çıkan tüm düşünce ve fikir kitaplarını yüceltmektir. Özellikle karmaşık, farklı ve yenilikçi bir düşünce varsa bu eser onların "1 Numarası" olur. Çünkü anlaşılmazca ortaya çıkmış bu yeni fikirleri dışarıya ihraç edip öbür milletlerinin entellektüel faaliyetlerini sekteye uğratmak onların bir anlamda 1. Dünya Savaşı'ndan kalan intikamlarını almalarını bir diğer anlamda ise onların ne kadar üstün bir ırk olduklarını kanıtlamaktadır. Zira onlar böyle eserler üretebilmekte ve daha da önemlisi bunları anlayabilmektedir.

Evet, tüm bu fikirler tek tek aklımdan geçti ve farkettim ki Fransız Proust'u bir yana bırakmış, tam Türkçe karşılığı aslında "Kayıp Zamanın Arayışı'nda" olan bu 'kitabı' anlattığı teze örnek olsun diye almış. Ama bu örnek benim tüm dersi kaçırıp Fransızlar üzerine bu kadar kafa patlatmama yetti bile ve ben kaybettiğim zamanı aramaya çıkmamaya yemin ettim. Çünkü zil çaldı ve Proust'un düşündüğü gibi en küçük mutluluk bile sonsuza kadar var olur ve en küçük mutluluk 5 dakikalık bir tenefüste bile elde edebilir.

* : Proust'u savunmaya çabalayan Fransız.
 

 


-Yazıda bahsedilen ünlü Fransız yazar Marcel Proust'un kuşkusuz en önemli ve uzun eseri olan "A la Recherche du Temps Perdu" nün Türkçesini büyük kitabevlerinde, biraz arayarak bulabilirsiniz.

- Web yazılarına geri dönmek için tıklayınız