// medya / pazarlama

medya / pazarlama

İKSV tiyatro festivali 2014 ve akılda kalan “Bir Halk Düşmanı” ile “Bir Yaz Gecesi Rüyası”

Bu ülkede sahne sanatları için pek de kolay günlerden geçmiyoruz, destek alamayan tiyatrolar, devlet ve belediye kurumlarındaki değişiklikler ve değişmeyenler, bir yandan da bağımsız genç tiyatroları garip gören içten çatlamalar… Böyle bir ortamda, 2 yılda bir yapılan İKSV Tiyatro Festivali haliyle hepimiz için çok önemli, merakla beklenen, coşkuyla karşılanan bir kümelenme, bir araya gelme şansı sunuyor…

Artık 19. düzenlenen festival maalesef son 5-6 yılda enerji kaybetmeye başladı. Tabii ki uluslararası kültür sanat çevrelerine İstanbul Bienali, caz, sinema festivalleri kadar hitap eden, dikkat çekecek bir etkinlik olmayacağını kabul ediyoruz, İKSV’nin odağı da belki bu nedenle tiyatroyu biraz pas geçiyor. Ama bir şey yapılıyorsa hep biraz daha iyiye doğru getirmek amaç olmamalı mı?

Festivalin Bir Mesajı Var mı, Bir Odağı Olmalı mı?

Festivalin bir teması yok, odağı yok… Marjinal işlerle büyük klasik yapımlar bir potada harmanlanabilir mi bilmiyorum, şahsen hepsine yer olsun tabii ki istiyorum, ama bir mantık çerçevesinde, bir sinerji yaratırcasına, birbirinden etkileşim yaratırcasına…

Festival için yerli yapımcılara oyunlar sipariş ediliyor, oyunla ilgili fikrin olmadan bilet alıp almamak arasında kalıyorsun, o oyunların bir kısmı da ilk kez pişirilmiş, az provayla sahnelenmiş olarak topu topu 1, 2 veya 3 kez sahnelenip pek de oturmuş bir his veremezse vay haline, tam “deneysel festival” oluyor.

Yabancı katılım, çeşitlilik sağlamakta zorlanır olduk. O sene Türkiye ile hangi ülkenin özel turistik, kültürel değişim yılı ise, o ülkeden birilerini getirmekle geçiyor etkinlik, bir tane de başka ülkeden bir grup bulundu mu tamam…  Gerçi bu sene Polonyo ile diplomatik ilişkilerin 600. yılı vesilesi ile iki tane Varşovalı performansın yanına Shakespeare yılı olduğu için Shakespeare odaklı Britanyalı Propeller ile birlikte bir de Alman Schaubüne Berlin grubu vardı, oldu mu 3 ülke… Bu da sevindirici idi, ama diğer İKSV etkinliklerinde çeşitliliğin yanına yaklaşılmış olmuyor tiyatro festivalinde…

İKSV Tiyatro Festivalin bu yılki logosu bile pek özenilmemiş gibi, diğer iletişim çalışmaları da heyecan yaratmaktan, ilgi çekmekten uzaktı…

Kültür Sanat Harcamaları Artmıyor diye bir şey yokken…

Acaba yabancı grup getirmekte maliyetlerden mi korkuluyor diyeceğim, ama burada artık ciddi festival seyircisi var, bilet fiyatlaması ya da festivalin tanıtımında eksiklik var mı diye iyi düşünmek lazım. Ekonomik krize yaklaşan döviz kuru sıçraklığı, seçim, siyasi çalkantı falan da bahane olamaz, zira son yıllardaki ekonomik sıkıntı dönemlerinde olduğu gibi 2014’ün de ilk çeyreğinde bir önceki yıla göre kültür-sanat-eğlence harcamaları tam %10 artmış, İKSV gelirleri bu hızda artmıyorsa büyüyen bu pazarda daha iyi iletişim yapmalı demek ki…

Veya da tiyatroya daha çok sponsor bulunmalı, bienal için, sinema, caz festivalleri için sponsorların daha çok katkıda bulunduğunu hissediyoruz, bilmiyorum ne kadar doğru… Ama İstanbul’da daha zengin bir tiyatro festivali olmalı…

Soma Faciası ve iptal olan oyunlar…

Festivaldeki Varşovalılar’dan birini Soma faciası nedeniyle izleyemedik. Burada da bir başka soru işaretim var, ülkede maçlar ertelenmez, sinemalar kapanmaz iken, ruhu besleyen, sorgulayan sorgulatan, uyaran, uyandıran tiyatro etkinliklerinin hemen iptale gitmesi ne kadar doğru?.. Aklımız yüreğimiz haftalar sonra hala Soma’da, ve Soma sonrası diğer madenlerde de önlem alınmayan güvensizlik hallerinde, ama sanat durur mu, durmalı mı, devinimden enerji mi üretmeli, paylaşmalı mı… arada kaldık…

Bir de programa girmesi, bilet satılmasına rağmen bir nedenle iptal olan oyunlar olması da birkaç paragraf önceki “yama” usulü veya da sipariş usulü oyunlarla program yapılmasının yan etkisi bilmem, mesela Gertrude – Çığlık’ı izleme fırsatı olmamasına üzüldüm.

Akılda kalan yabancı performanslar

İngiliz Propeller Grubu Shakespeare odaklı sadece erkeklerden oluşan bir tiyatro topluluğu. Son derece yüksek coşkuda bir performans gösterdiler “Bir Yaz Gecesi Rüyası“nda, hele açılıştaki diyaloglara yetişmek için çok iyi odaklanmak gerekiyordu. Klasik ve modern projeksiyon, animasyon kullanımı, maskeler, geçişler, kostümler durağan dekora rağmen ve durağan dekorun ışıklandırılması becerisiyle, tabii oyuncuların üstün performansı ile Türk tiyatroseverleri tatmin etti.

Festivalin içerik olarak belki de en vurucu işi ise, klasikleşmiş oyun “Bir Halk Düşmanı” oldu, Schaubüne Berlin ekibi bizdeki gündemi çok da iyi takip edip yerdekine tekme atıp sonra da ayağı sakatlanmış gibi yapan siyasetçiyi oyuna taşımakla kalmadı, çeviride “çapulcu” gibi kelimelerle “sizi dinliyoruz” havası vermekle yetinmedi, bizzat oyunun bir noktasında salona mikrofon verip bir agoradaymış, bir forumdaymışçasına seyirciyi dinledi. Ama oyunun hem 2 hem 3. gecesinde maalesef seyircimizin sözleri laf salatası gevezelik boyutlarına ulaşınca akıcılık ve odak kaydı. Aslında klasik dört perdelik ama aralıksız sahnelenen oyunun ilk yarısından fazlası tatmin etmedi beni, fakat şehrin başlıca gelir kaynağı kaplıcanın sağlık sorumlusu doktorun, belediye başkanı ağabeyine rağmen delicesine cesaretiyle sahneden söyledikleri, gerçekten günümüzdeki dünya ekonomisinin, tüketim düzeninin, sürekli “iktisadi büyüme” arzusunun geçerliliği üzerine çok esaslı soru işaretleri yaratacak nitelikte idi. Oyunla ilgili uzunca yazmak istedim ama Cumhuriyet’teki Ayşegül Yüksel’in yazısı tabii ki benim yazabileceğimden çok daha kıymetli, buyrun tıklayıp buradan okuyun, ya da biraz aşağı yapıştırdığım bölümden okuyun…

Yerlilerden Gergedanlaşma’yı ise programımı uyduramayıp izleyemedim, yeni sezonda izleyip yazma ümidindeyim, sahnelenirse…

İyi bir tiyatro festivalimiz var, eleştirileri daha da iyi olsun festival, daha da iyi seyirci olalım diye yapıyoruz İKSV’deki sevgili emektarların ellerine sağlık…

 

Cumhuriyet Gazetesi, 10 Haziran 2014,  Ayşegül Yüksel:

Dünyanın çıldırdığı noktadayız

19. İstanbul Tiyatro Festivali’nde Schaubühne Berlin vardı

Bugün, doğal kaynakları tekellerce ele geçirilmiş ve kirletilmiş, kimyasal maddelerin her alanda sorumsuzca kullanımı nedeniyle sağlığımızın tehlike altında olduğu, nükleer silahlarla, aşırı yapılaşmayla ve ‘güç’/‘para’ uğruna çeşitli yöntemlerle alt üst edilmekte olan bir yeryüzü düzeninde yaşıyoruz. 19. İstanbul Tiyatro Festivali’ne bu yıl Ibsen’in ‘Bir Halk Düşmanı’yla katılan Schaubühne Berlin, festivalin iki yıl önceki onur ödüllü yönetmeni Thomas Ostermeier’in yorumuyla oyunu bugünün dünyasına taşıyor.

İsviçreli oyun yazarı Friedrich Dürrenmatt, 2. Dünya Savaşı’nın noktalandığı dönemde insanlığı, frenleri tutmayan bir araçta baş döndürücü bir hızla, bilinmeyen bir sona doğru sürüklenen, bilinçsiz bir kitle olarak görüyordu. ‘Güç’ ve ‘para’nın ‘doruk’ sayıldığı bir değerler düzeninin kıskacındaydı dünya. Daha sonra yaşanacak ve günümüze ulaşacak dönemler, kapitalizmin yarattığı diktatoryaya ve diktatorya eliyle semirtilen kapitalizmin oyunlarına sahne olacaktı.
Norveçli oyun yazarı Henrik Ibsen, ‘Bir Halk Düşmanı’nı, Dürrenmatt’ın bu saptamasından yaklaşık 60 yıl önce, 19. yüzyılın son çeyreğinde, kapitalizmin iyice palazlandığı aşamada yazmıştı. Turist çekme yoluyla sıradan bir kasabayı zenginleştirecek kaplıcanın suyunun sağlığa zararlı olduğunu kanıtlayan ve bu sakıncayı giderme yollarını gösteren idealist Dr. Stockmann, karşısında toprak sahiplerinden kaplıca yöneticilerine ve çeşitli kademelerdeki basın üyelerine uzanan bir çıkar ilişkileri zincirini bulacaktı.

‘Rant merkezli dünya düzeni’
Bugün, doğal kaynakları tekellerce ele geçirilmiş ve kirletilmiş, kimyasal maddelerin her alanda sorumsuzca kullanımı nedeniyle sağlığımızın tehlike altında olduğu, nükleer silahlarla, aşırı yapılaşmayla ve ‘güç’/‘para’ uğruna çeşitli yöntemlerle alt üst edilmekte olan bir yeryüzü düzeninde yaşıyoruz. 19. İstanbul Tiyatro Festivali’ne bu yıl Ibsen’in ‘Bir Halk Düşmanı’yla katılan Schaubühne Berlin, festivalin iki yıl önceki onur ödüllü yönetmeni Thomas Ostermeier’in yorumuyla oyunu bugünün dünyasına taşıyor.
Ibsen tiyatrosunun öngördüğü ‘gerçekçi’ oyunculuğu, ‘uzam’ ve ‘zaman’ kullanımında ‘eklektik’ (başka tür sahne anlatımlarını da içeren) ögelerle buluşturan yönetmen, gerçekçi tiyatronun –alışılagelmiş- ‘serim-düğüm-doruk-sonuç’ bölümlerini, oyuncular tarafından seyircinin tanıklığında hızla değiştirilen dekor aracılığıyla, kesiksiz -ara verilmeden- süren bir gösteriye dönüştürmüş. ‘Gösteri’ sözü yadırganmasın, çünkü oyun kişilerinin önemli bir bölümü de prova süreçlerinin ya da ön hazırlıkların yansıtıldığı bir orkestranın üyeleri olarak çizilmiş. Böylece, oyunla iç içe oluşan müziksel devinim, hem diyalogların bunaltıcı biçimde uzayıp gitmesini engelliyor, hem de oyunculara rollerinin çerçevesi içinde hareket esnekliği sağlayan genel bir uyum çizgisi sağlıyor.
Oyun tam da su gibi akıp giderken, doruk noktasına varıldığında bir mola alınıyor ve oyuncular seyirciyle buluşuyor. Ibsen’in yarattığı ‘tartışma tiyatrosu’ böylece ‘gerçekçi tiyatro’nun ‘yanılsama’ yöntemini bir yana bırakarak seyircinin sahne olayı ile güncel olarak yaşanmakta olan arasındaki bağlantıyı irdelemesi sağlanıyor. (Üç kez sunulan oyunu izlediğim son gecede ‘seyirci ile kurulan iletişim’ öyle dallanıp budaklandı ki, sahne olayı vuruculuğunu yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kaldı. Üstelik, uzayan seyirci gevezeliği dinleyenlere ya da oyunculara pek bir katkı sağlamadı.)
Çevresini saran tüm çıkar çevreleri (toprak sahipliği, işletmecilik, medya…) tarafından ikiyüzlülükle çökertilen idealist Dr. Stockmann’ın ‘doruk’ noktasında yer alan son konuşması, bir Norveç kasabasındaki ‘kaplıca olayı’nı bugünün dünyasında genelleştiriyor ve ‘bireysel çıkar’lar adına, dünyada yaşanan acıları görmezden gelen, talan edilmiş bir yeryüzünde alınacak aslan payından başka hiçbir şey düşünemeyen, bencil, duyarsız, vicdansız insanlığımıza ağıt yakılıyor. İzlediğimiz, Ibsen ile Ostermeier’in kusursuz buluşmasıdır…

‘Rolle içsel bütünleşme’
İçeriği ve biçimiyle seyirciyi baştan sona sarıp sarmalayan, ‘inceliği yalınlıkta yakalayan’ bu ustalıklı sahne olayının en vurucu yanı her bir oyuncunun, rolünün gerektirdiği tüm görsel-işitsel anlatım zenginliğini dizgeleştirip (sistematik bütünlük içine yerleştirip) içselleştirmiş olması ve böylece oluşan ‘enerji’nin karakteri/oyuncuyu, oyunun akışı boyunca -söz söylemediği ya da hareket etmediği zamanlarda bile- ‘devingen’/’soluklu’ kılmasıydı. Oyunculuk hünerini ‘gerçekçi anlatım’ ile buluşturmak bu olsa gerek.
Teşekkürler Schaubühne Berlin, teşekkürler Ostermeier, teşekkürler İKSV’nin Tiyatro Festivali düzenleyicileri!

TARTIŞALIM

“İKSV tiyatro festivali 2014 ve akılda kalan “Bir Halk Düşmanı” ile “Bir Yaz Gecesi Rüyası”” 2 kez yorumlanmış, siz de yorumlayın

  1. çok güzel yazı teşekkürler

    Yorumlayan: Volkan Atabey | 29.06.2014, 13:36

Yorum yapın