// sanat kültür tiyatro

sanat kültür tiyatro

Dot oyunları Öksüzler, Sarı Ay ve Altın Ejderha; ve de ‘in your face’ tiyatrosuyla sınavımız!

Bazen hayatta bazı şeylerle yolunuz keşismez bir türlü, nedense Dot ile de uzun süre tanışamadım, Dot‘un isminin bilinmesini sağlayan ana prodüksiyonları izlemeyedim, en son Supernova’yı kaçırdığıma üzüldüm, ki bu sezon devam eder sanıyordum, yıllarca antrenman yapmış biri olarak, sahnedekilerle empati yapıp içselleştirebileceğim bir oyun olduğunu düşünüyordum.

Sonunda acısını çıkarmak için geçtiğimiz haftalarda üst üste 3 hafta 3 oyunlarını izledim; “In your face”, “tam suratının ortasına, yüzüne vura vura” olarak tercüme edebileceğimiz ekolün Türkiye’deki öncü temsilcisinden aklımda kalanları geç de olsa yazayım. Sarı Ay ve Altın Ejderha bölümleri içinde başlayarak sonlara doğru da ‘in your face’ ile ilgili kişisel görüşlerimi aktaracağım.


Öksüzler / Orpans

Üst üste gittiğim oyunlardan ilkiydi, bu oyun sayesinde diğer Dot oyunlarını da görmek istedim. Sanki “Biri bizi gözetliyor” tarzı bir ‘reality show’ izliyor, bir çiftin özel hayatlarının çok da rahat olmadıkları bir aşamasında, kadının kardeşinin bir olaya karışmasıyla, altüst oluşunu 1 metre ötenizde haykırırcasına birbirine bağıran aile üyelerini gözlemliyorsunuz.

Kayınbiraderin hapse girmesini engellemek için eşinin baskısıyla avukat, doktor gibi bir mesleği olduğunu tahmin ettiğimiz evin erkeğinin evrensel doğruları, hukuku çiğnemek zorunda kalmasıyla hayatının adeta dayanak noktasının kaydığını, kendinden uzaklaştığını görüyoruz.

Dot’un Öksüzler / Orpans oyunundan, Gizem Erdem ve İbrahim Selim

Oyunculuk performansı oldukça iyi; ama evin erkeğinin yaşadığı bunalıma metinde biraz daha fazla gönderme yapılabilir miydi veya da kendi kendine hesaplaşması daha iyi bir şekilde sahneye konabilir miydi diye düşünmemek de elde değil.
Çünkü Dot’un ve bu ekolün “in your face” hikaye aktarımında genelde diyalog veya hareket, aksiyon öne çıkıyor, tartışma, bağırış çağırış, hakaret, küfürler bir insanın o noktaya nasıl geldiğini veya bir sonraki aşamaya geçerken yaşadığı içsel fırtınaları bastırabiliyor, arka planda bırakabiliyor.
Evin “adamı” insanların içindeki iyiye, dürüstlüğe, suçu üstlenebilme yetisine inanırken, onu zaten bu idealistliği için sevdiği ve bu yüzden ondan çocuk yaptığını aktaran kadının, özellikle “erkeklik” damarına basarak “Ama ailemiz… ama ailemizi korumayacak mıyız” sorgusuyla yönlendirmesi sonuç veriyor ve erkek, kayınbirader ile hasımlara gidip işkence yapıyor.

Oyunun bir daha oynayacağını sanmıyorum, Dot oyunu görmek için iyi bir seçim olabilir(di), ama bir daha oynama ihtimali düşüklüğünden, uyarmış olayım, metni biraz daha aktarıyorum,: Belki de erkeğin yaşadığı iç fırtınanın bilerek çok üstüne basılmıyor, daha çok eşiyle çatışan hayat idealleri ve doğruları olarak su yüzünde kalıyor ki oyunun sonunda erkeğin, eşinin karnındaki 2. çocuğa bakışındaki değişim bizi şok etsin! Bebeği ne kadar çok isteyen bir adamın bir anda dünyanın kirliliğine bulaştığını, katkı yaptığını, parçası olduğunu fark etmesiyle bebeği istemez oluşuyla sonuçlanan Öksüzler başarılı bir oyun, her ne kadar konu, Türkiye gibi şiddet, 3. sayfa kültürü olan bir ülkede çok şaşırtıcı olmasa da bir mesajı ve alt metni olması ile değerli.


Sarı Ay / Yellow Moon

İzlediğim 2. oyundu, çünkü Dotçular dahi çoğunluk Altın Ejderha’dan daha iyi demişti. Sarı Ay çok yüksek tempolu, dekorsuz, oyuncuların bedenine de dayanan bir oyun. Sanırım bir Dot oyununun olmazsa olmazı olan, yine bir cinayet, ve bu sefer pek de tanımadığı bir kızla çok uzaklardaki babasının yanına kaçan bir genç, dağlarda saklanan, bir bekçi kulübesinde unutulmakla unutulmamak arasında kalan genç hayatlar…

Sarı Ay’ın hızlı anlatımını takip etmek zor olabiliyor, hikayeyi dış ses olarak anlatan oyuncu dahi hareketliyse bazen keyifle onun hareketlerini izliyorsun, hikayeden ziyade…

Sarı Ay’da dekorsuz düzende oyuncuların farklı yöntemlerle anlatımı, beden tiyatrosu en etkileyici öğe

“In your face”in derdinin sanat için sanat olmadığı açık, seyirciye mesaj veren, toplum için sanat derdi olan, “uyanın” diyen bir ekolün anlattığı hikayenin izleyici kitlesiyle bir şekilde keşisen öğeler içermesi gerektiğini düşünüyorum. Sarı Ay’daki genç kızın Müslüman olduğunun ima edilmesi dışında pek de bağlantı kuramadım, bu noktadan gençlerin cinsellikle imtihanına ulaşılabilir, evet ülkemizde kızlar özellikle ergenlik ve gençlik çağındaki erkeğin tutumunu, sonuç/skor odaklı yaklaşımını Sarı Ay’da bir kez daha deneyimliyor, genç erkek izleyici de belki kendi sabırsızlığının farkına varıyordur, diye ümit edebiliriz, hepsi bu.

Sarı Ay’da tüm oyuncuların birden tüfek, tren, düşme sesi ile oyunun dış seslendirme efektlerini ustalıkla üstlenmesi hoş bir noktaydı, onun dışında bu kaotik oyun maalesef beni ve de konuştuğum birkaç arkadaşımı tatmin etmedi.

Altın Ejderha
Sona bıraktığımız oyunda enteresan öğelerin daha fazla olmasını bekliyorduk, konuyu okuyunca. Bir Uzakdoğu restoranında yaşananların bol bol nakaratla, tekrar tekrar üstünden geçerek, üst dairelerde olanların da genellikle çalışkan karınca, ağustos böceği metaforuyla anlatıldığı hikayede seviye, ağustos böceğinin yazın çalışmadığı için bir lokmaya hasret kalıp komşusunun kapısını çalmasının ardından onun pazarladığı bir seks işçisine dönüşmesi ve uğradığı tecavüzümsü davranışla yerlere indi. Erkeği bir kadının, ağustos böceği takma adlı kadını ise bir erkeğin canlandırdığı sahnelerde, geneli cinsellikle pek da alakalı olmayan bir oyunda, kadın rolündeki erkeğin çıplak bedeninin üstüne erkek rolündeki kadının çullanıp 1-2 dakika boyunca krema boşaltarak yüzünü gözünü sırılsıklam etmesi, belki de oyunun ana mesajının bulunmasındaki zorluk, oyun içi kopukluk nedeni ile iyice rahatsız edici oldu.

Altın Ejderha’nın dönüm noktası, restoran mutfağında çekilen diş

Yine bir ölüm, diş çekimi esnasında kan kaybı nedeniyle çocuk işçinin umursanmayan kaybı ile ekmek için verilen mücadelenin ne kadar acımasız olduğunu hatırlatan oyun ülkemizde de genç/çocuk işçiliğinin yaygınlığı açısından manalı bulunabilir. Ama Altın Ejderha’nın küfür dozu, alt metnin zayıflığı, mesaj kaygısı taşımamasına rağmen aşırı ekspresyonist sahneleme ile kafa karıştırması benim gibi ortalama seyirciyi yakalamakta zorlanmasına neden oluyor. Salon da daha çok oyundaki absürdlükler, yaşları tutmayan çiftler, cinsiyeti uymayan roller, abartı hareketlere kahkaha atarak vakit geçirdi benim olduğum gün…

in my face…
3 oyunla genelleme yapmak doğru değil, Dot’u Dot yapan oyunları kaçırdığımın farkındayım ve üzgünüm, keşke DVD’si falan çıksa(!), ama ülkemizde de çok fazla bu ekolün temsilcisi oyun da yok, o yüzden görüş belirtirken Dot’un bu oyunlarını baz alıyoruz. Dot’ta sahnede sırıtan performans görmüyorsunuz, enerji ve dinamizm farklı bir deneyim yaşatıyor.

Hele Türkiye gibi, cinsellik içeren öğelerin sansürlendiği ama şiddeti yücelten diziler, yapımlar, filmlerin önünün açık olduğu bir ülkede, normalde Kurtlar Vadisi seyircisi olmayan bir kesime hem farklı bir şiddet sunuyor, hem de Kurtlar Vadisi gibi kültür öğeleri, Nazi akımı gibi düşmanlık edebiyatı fanatikliğinin, örneğin Öksüzler’de ne gibi travmalara yol açtığını gösteriyor bu ekol. Ama yeni bir şey söylemiş oluyor mu, zaten şiddet üstünden iletişimin yoğun olduğu bir ülkede böyle bir ekolün farklı yönlerini ortaya çıkarmak gerekmez mi, diye düşünmeden edemedik.

Demokrasinin bir anlamda özümsendiği, hatta post-demokrasi, post-liberalizm dönemler deneyimleyip seçimlere katılımın bile düştüğü, kurulu sistemin iyi işlediğine olan aşırı inanç ile, bireylerin dramlarına karşı umursamaz tutumların arttığı Batı Avrupa’da ‘in your face’in katkısı önemli olacaktır. Ama Türkiye’de bireysel dramlara, aile facialarına kayıtsızlığın bu seviyede olmadığına inanıyor, gözlemliyorum.
Türkiye’de ülkenin makro geleceğine, kamu yönetimine ortak olmaya karşı ilgisizlik bir sorun, belki “in your face” stiliyle bunlar yüzüne vurulabilir seyircinin ama o zaman Dot ve diğerleri politisize olmak durumunda kalır, halbuki bunu isterler mi, bilmiyorum.

Son olarak, “in your face”in toplumdaki bireysel veya kültürel adaletsizliklere, ırkçılık, eşcinsellere karşı tahammülsüzlük, farklı olana, yabancılara karşı düşmanlık konularında değerli olduğunu düşünüyorum. Ama Türkiye gibi yabancı göçmenlerle, eşcinsellerle ya da komşusu Laz, Çerkez, Kürt ile sırf etnisite yüzünden apartman, mahalle kavgaları yaşama gibi deneyimleri henüz pek de çoğalmamış bir ülkede çok da kuvvetli bir tabanı olmadığı hissindeyim… Şu anda kapalı gişe oynayan oyunlar daha çok “farklı, garip” ve şiddetli sahnelendiğinden ilgi çekiyor diye düşündüm.

Belki denebilir ki, “biz ‘in your face’ ile bir yol seçtik, herkese hitap etmemeyi bilerek tercih ediyoruz.” Benim algım ise ‘in your face’in herkesi sarsmak, “kendine dürüst müsün, komşuna dürüst müsün” sormak olduğu, ve herkese hitap etmemek gibi bir dışlama yapamayacağı. Bu nedenle de Türkiye gerçeklerine daha paralel şeyleri suratlarımıza vuran metinler geliştirilmesi, oyun kurgulanması, yönetilmesi…
Hem de böyle iyi vücut dili, beden kullanımı, sahne performansıyla özdeşleşmek üzere olan bir grubumuz varsa başarı artık yabancı kültürlerden, yabancı metinlerden alıp Türkiye’ye uyarlamanın da ötesine geçmekte olacaktır. Türkiye’nin, Ortadoğu, Balkanlar, Kafkaslar bölgesinin dünyada da ilgi çekecek hikayelerini aktarmak, artık sahne dünyasında Anadolu Ateşi dışında da bir şeyleri ihraç edebilmek gerekmiyor mu…

Ha bir de Türkiye’de ortalama mutluluk seviyesi, hayattan beklenti algısı düşerken, depresifleştiren şiddette anlatımlara gerek var mı o apayrı bir soru, zaten toplum olarak bunalmış, birbirinden çekinen, 3. sayfa haberlerinin her tarafı sardığı, kavgayla yürüyen bir siyaset sisteminin hükmettiği sistemde her gün dolaylı ve doğrudan şiddet içeren mesajlara maruz kalırken…

Ayrıca üzüldüğüm bir şey var… Türkiye’de bazı genç eleştiri yazarlarının (eleştirmen sıfatını kullanmaktan emin değilim), serbest yazarların belli kaygılarla hep olumlu eleştiri yapmak durumunda hissetmesi ve böyle davranması, yoksa bilet gelmez, yoksa yazılarını kabul ettirdikleri yayınlara reklam verilmez, yoksa yoksa… Fakat birebir sohbetlerde, izlediklerini yerden yere vurabildiklerini yazının aksine fikir beyan ettiklerini görünce… belki de Dot bir de bunu yüze vuran oyun yapar, o zaman ne yazılır bilemiyorum!

Umarım Dot ve in your face ekolü temsilcilerinden sadece belli çevrelerde değil daha geniş çapta ses getirecek oyunlar, metinler de görürüz, çünkü potansiyelleri var, destekçileri de…

TARTIŞALIM

“Dot oyunları Öksüzler, Sarı Ay ve Altın Ejderha; ve de ‘in your face’ tiyatrosuyla sınavımız!” henüz yorumlanmamış, ilk siz yorumlayın

Yorum yapın