// sanat kültür tiyatro

sanat kültür tiyatro

Sinemanın ev eğlencesine yeni cevabı Avatar, sadece bugüne değil insanlık tarihine gönderme yapıyor

20. yüzyılda toplumsal eğlence ve popüler kültürün şekillenmesinde temel rol oynayan sinema ve film endüstrisi form değiştiriyor. Yeni teknolojiler, dijital cihazların getirdiği değişimin ciddi zarar vermesi beklenen sinema sektörü ise 2010’lara Avatar sayesinde tekrar kükreyerek giriyor. Özelleştirilebilir, kişiselleştirilir hizmetlerin yükselişi Web 2.0 ile taçlandırılırken, aslında bu mikro hizmet anlayışının sonucu, aynı binada her saat başı aynı filmin farklı fakat küçük bir salonda başlamasıyla neleri kaybettiğimizi Avatar ile hatırlıyoruz: Dev bir ekran, ekrandaki hikayenin coşkusunu uğultu, yüksek kahkaha ve refleksleriyle tüm salonla paylaşan izleyiciler, daha etkileyici efektler!

Tüm bunlar aynı zamanda gittikçe kuvvetlenen İnternet tabanlı bireysel vakit geçirmelik tatlar ve 2 dakikalık videolarla istediğimiz eğlenceyi yaşadığımız sanısını; ev sinema sistemlerinin sonunda sinema deneyimini yakaladığı yorumlarını da bir süreliğine geçersiz kılıyor.

“Salon”, tekrar teknolojik öncü konumuna kavuşurken, Hollywood tarihte ilk defa bir yılı 10 milyar ABD Dolarlık gişe geliriyle kapatıyor; çünkü sinema, aynı gazeteler gibi henüz yok olmuyor. Evet, James Cameron’un aynı eski filmleri gibi, Avatar’ın da hikayesini dinlemek, sinemacılık bağlamından çıkarıp sadece içeriği sorgulamak, uzayda bir gezegen, insanlar ve ejderhaları düşünmek yine dışardan heyecan uyandırmayacaktır. Fakat sinema teknolojisindeki gelişmeleri yorumlarken artık kıyaslama ölçümüz olacak olan Avatar, Üç Boyutlu görüntünün nasıl olması gerektiğini göstermiştir. Her ne kadar 3B çekim yepyeni bir yöntem olmasa da filmi izlediğim, dünyayı takip eden eğitimli kesimin çoğunluklu olduğu semtte, Pandora adlı ayın ilk 3B görüntüsünde salonda çok büyük bir alkış kopması benim için yeterli referans olmuştur.

Avatar’ın aslında amacına ulaştığının, başarılı olduğunun kanıtı ise, kahramanımız Jake Sully, ‘avatar’ bedenine girip gözlerini Navi halkının arasında açtığı her sahnede, hem 3 boyut, hem yaratılan atmosfer sayesinde bizim de kendimizi Jake ile o dünyaya bırakmamızı sağlaması, örneğin dev ağacın jölemsi polenlerinin bizim omzumuza, kolumuza düştüğü hissini yaratıyor olması.

Mesajı ve Konusunu Yorumlamak O Kadar Basit Değil!
Filmin teknolojisi kadar konuşulan diğer yanı ise konusu ve verdiği mesajlar, ki benim de tüm teknolojik değerlendirmeler bir yana, bu film hakkında yazmaya karar vermemin nedeni de bunlar. Kamuya mal olmuş meşhur isimlerin yorumları, gazetelerdeki Avatar değerlendirmeleri maalesef ülkemizde her biri farklı konuda uzmanlaşarak belli konuma ulaşmış onlarca yazar, muhabir olduğunu sanmanın hata olduğunu gösteriyor.

Örneğin son on yılın ABD’den Kore ve Çin’e kadar tüm dünyada en çok kabul gören strateji oyunu Warcraft III’teki “gecenin elfleri”, yaşadıkları dünya, bindikleri hayvanlar ve en önemlisi Dünya Ağacı’nın Avatar’da benzer tasarım ve renklerle aynen önümüze sürüldüğünden hiçbir ülkede olmadığı kadar bihaber olan sinema ve popüler kültürün sadece dedikodusuna takılıp kalmış yazarları okumaya devam ediyoruz. (Warcarft ağacı için bu YouTube videosu ilginizi çekebilir) İnançlar hakkında uzman, örneğin Şamanizm’deki yaşam ağacını bilen insanlar ise sinema ya da popüler kültür üzerine yazmadığından eksik yorumlarla yetinmek zorunda kalıyoruz.

Yine az araştırmacılık, ben bilirimcilik yapmasına rağmen yazıya “bence” diye başlama nezaketini göstermeyenler yönetmenin bu filmde ABD’nin Afganistan savaşına ağır göndermeler olduğunu düşünüyor, veya yine benmerkezci davranan ABD basınından Afganistan’ı kopyala yapıştır yapıyor.

Halbuki bizzat Cameron’un dediği gibi, film bir Anti-Amerikan ya da kapitalist karşıtı olmanın ötesinde yönetmenin emperyalizm ve sınai-askeri kompleks diye adlandırılabilen aşırı endüstriyelleşme ve işbirlikçi silah gücüyle gönderme yapıyor. Gücü elinde tutan insanların çağlardır, örneğin Roma İmparatorluğu ve niceleri, zayıf olanı ezişini deşiyor, sadece Amerikan yönetimini eleştirmenin ötesine geçerek insan ırkını sorguluyor. Ama arada önceki ABD yönetimine açık bir gönderme yaptığını da kaçırmamalı tabii, komutan askerlerine “önleyici saldırı yaparak terörü engelleyeceğiz” diyor. Cameron ayrıca ilginç bir yorum da yaparak “Bazıları insanları, bazıları Na’vi halkını ABD olarak algılayabilir” diyor!

Batı’nın, “öteki” ve “doğa” ile ilişkisi, Cameron sinemasında yine savaşlarla yüzümüze vurulsa da çok daha derine inmeyi de aslında başarıyor. Avladıkları hayvanları öldürmeden önce kızılderililer gibi ruhlarına teşekkür gönderen Na’vi halkı pek çok Doğu veya Doğa merkezli felsefeyi yaşatıyor. Na’vilere okul kurup İngilizce öğreten yani barbarlara, gelişmemişlere demokrasi ve modernite taşıyanlar, kahramanın dediği gibi karşı taraf bira ya da kot pantolan istemediğinden ortak paydada buluşamıyor.

Filmin başında tüm Na’viler gibi örtüsüz dolaşan Prenses Neytiri daha sonra, toplumunda rolü güçlense de, yarı insan Jake ile olan etkileşimi sonucu bazı örtülerle kapanarak daha az “hayvani”, daha modern bir görünüme kavuşuyor. Diplomasiden yana olan bilim kadını Weaver saldırıyla Na’viler zarar görmesin diye “onlar bir nevi Şaman ritüeli uygulayan uçuk bir topluluk değil, biyolojik olarak farklı bir bağlantıları var” derken “Şaman” olmakla yetinselerdi doktorun bile onları hor göreceğini varsayımlayabilir miyiz?

Filmin sonuna doğru Jake ve Weaver, bilimi, hümanistliği, bir nevi sanatsal ve anlayışlı yaklaşımı sergiledikleri için hapsi boyluyorlar; tarih boyunca olduğu gibi. Prenses, Jake’i cesur kalpli, dobra insan olarak nitelendiriyor ama doğaya, hislere, her an yeşeren bağlılık ve ilişkilere önem vermediği için ona kafasız, aptal diye isim takıyor, aynı Doğu bilgilerinin Batılı gezginler için geçmişte bolca söyledikleri gibi.

Tabii bu Batı ve Doğu (ya da geri topluluklar) arasındaki uyumsuzluklar kadar, insanın çok daha temel sıkıntılarını da görüyoruz, agresiflikle hoşgörü, yani rasyonalite akımlarıyla zıt düşen romantizm, insanların gezegene ne yapacaklarını karar vermelerini geciktiriyor. Erkek, kadına göre ilişkisini çok daha yüzeysel görürken kadın hayatını adıyor. Ve ruhun bedenden bedene geçisi, reenkarnasyon, filmde doğanın yardımıyla, bitkiler üstünden gerçekleşiyor, Doğu inancında ise fiziksel kablolara gerek yok!

Son olarak filmin tüm dünyadaki izleyicilerinin de film karşısında iki ciddi cepheye bölündüğü ve bölüneceğini söylemek aşırı iddialı algılanmaz. Azımsanmayacak insan Na’viler’i dikkafalı hayvanlar olarak algılayıp film sonunda insanların mutlak zaferini arzulayarak izlerken daha mazlum bir kimlikle kendini tanımlayanlar Na’vi zaferi için nefeslerini tutarken bazen aynı salondaki bu ayrım bile gelecek hakkında soru işaretlerinin silinmemesine neden oluyor.

Filmin aşırı kuvvetli tanıtılmasıyla da yükselen beklentiler tatmin olmuyorsa bunun nedeni aynı temanın Kurtlarla Dans, Son Samuray gibi pek çok filmde işlenen bir konuya yayılması olabilir. Ama doğayı kaybediş, endüstriyelleşme ve savaşın tekrar beyaz perdede hatırlanması için çok uygun bir zaman. Sinemanın toplumsal hareketleri yansıtmadaki hızı sorgulanır olsa da Avatar’ın sinema teknoljisindeki gelişime ek olarak insani bir uyanışın göstergesi olup olmadığı da tartışılır.

Çünkü bireyselleşmenin getirdiği yalnızlık, sonucunda stres ve mutsuzluk, yokolan doğadan uzaklaşma, yapay şehirler, savaşlar, ölümler gittikçe daha fazla insanın düşüncelerini değiştiriyor. Sinemanın dahi çocuğu Steven Spielberg’in; “Star Wars’tan beri izlediğim en uyarıcı, uyandırıcı ve etkileyici bilim kurgu filmiydi” dediği Avatar bakalım Star Wars gibi bir eğlencelik olarak mı kalacak…

Bu yazı Digital Age dergisi Ocak sayısı için yazılmıştır.

[tags]Avatar, sinema, ev eğlence sistemler, sanal gerçeklik, 3 boyutlu sinema, ABD, Afganistan, kızılderililer, emperyalizm, James Cameron, Spielberg[/tags]

TARTIŞALIM

“Sinemanın ev eğlencesine yeni cevabı Avatar, sadece bugüne değil insanlık tarihine gönderme yapıyor” henüz yorumlanmamış, ilk siz yorumlayın

Yorum yapın