Savaşın ilk gününde Mavi Ordu Basra Körfezi’ne on binlerce asker yığdı, uçak gemilerini açık denizden kıyıya daha da yaklaştırdı. Tarihte bir ordunun elinde olabilecek en derin bilgi ve hesaplama seti, olasılık modelleri ve sürekli güncellenen düşman hakkındaki istihbarata da güvenerek hedef ülkeye teslim olma çağrısında bulundu. Fiber optik kablolar, telsiz haberleşme sistemlerine hasar verildi, düşmana haberleşmek için uydu ve cep telefonu seçenekleri kaldı, zaten bunları da dinleyebileceklerdi.
Düşmanın teslim olması ya da sıradan, tahmin edilebilir, etkisiz bir kıvranmayla saldırarak savaşı başlatmasını bekliyorlardı. Düşman kırmızı ordu bir grup küçük ve orta boy gemi ile mavi ordunun filosunu takip etti ve bir saat süren çok ağır cruise füze saldırısıyla 16 mavi gemiyi suya batırdı, özellikle belirlediği hedeflerine ulaştı. Kırmızı ordu mavinin tahmin ettiği yöntemleri kullanmadı, eskiden olduğu gibi ışık sistemleriyle, hatta motorlu araçlar, kuryelerle haberleşti, organize oldu. Tüm bunlar bir simülasyonun parçası olmasaydı bu gemilerde yaklaşık 20 bin Amerikan askeri hayatını kaybetmiş olacaktı.
Bunlar yaklaşık 250 milyon dolarlık harcamayla gerçekleştirilen “Millenium Challenge”, “yeni bin yılda yeni meydan okumalar” olarak adlandırılabilecek sanal tatbikatta yaşandı. 2002 yılındaki bu tatbikat hakkında o zamanlar Bilişim Cumhuriyeti sitesindeki köşemde yazmıştım, yazıyı hala web sitemde bulabilirsiniz.
Üstteki iki paragraf Malcolm Gladwell’in “Düşünmeden Düşünebilmenin Gücü” kitabında, sanal kırmızı orduyu “bilgisayar başında” yöneten Paul Van Viper’ın sezgilerinden faydalanarak bugüne kadar bir savaş öncesi elde edilen en geniş bilgi setine sahip sanal mavi orduyu nasıl bozguna uğrattığını anlattığı bölümden benim aklımda kalanlar. Gladwell’in vurgulamak istediğini de söylemeden geçmeyelim: “Yılların tecrübesiyle iyice kuvvetlenen sezgiler belli bir yapısal değerlendiröe çerçevesine oturtulursa analiz ve hesaplarla vardığını sandığımız mantıklı çözüm yolu yerine ‘içinizden geleni’ yapmak en etkin, en başarılı tercih oluyor.”
Obama’nın Türkiye ziyaretini iyi dilekler, Türkiye’ye övgüler, Ayasofya ziyareti ekseninde izledik, ama ülkesine değişiklik getirme iddiasındaki Obama’nın dünyaya ve bizlere ne değişikler getireceği de en az bunlar kadar dikkat çekici olmalı
Konumuza dönersek bir Vietnam kahramanı denebilecek Van Viper’ın Pentagon’un bu tatbikatında Kırmızı Ordu’nun başına geçecek en doğru adam olduğu görülmüş oldu. Bugün ve gelecekte savaşların, Körfez Savaşı’nda olduğu gibi devasa açık alanlarda değil, şehirlerde, ya da simetrik mücadele yaşanmasını zorlaştıran alanlarda, sosyal, ekonomik faktörleri, kitlelerin ruh halini de işin içine katarak yaşanması bekleniyor. Pek çok ordu da buna hazırlanmaya çalışıyorlar. Viper’ın Vietnam’da orantısız durumlarda sayıca çok üstün düşmanı alt eden biri olduğunu dikkate alıp bu simülasyonda ona görev veren mantık, gelecekte Avrupa’nın ve NATO’nun destek olmak istemeyebileceği Orta Doğu ve Güney Doğu Asya’daki olası tartışmalarda bölgeyi, şartları, toplumların dinamiklerini bilenlerle çalışmak isteyecektir. Amerika’nın bu konuda birikmiş kuvveti mutlaka mevcuttur, ama destek alınacaksa Türk Ordusu da aynı Van Viper gibi en doğru ortak adayıdır.
Geçen hafta Obama buradayken ABD Savunma Bakanı Gates de yeni savunma bütçesini sunuyordu, ABD’de bütçenin yeteri kadar büyütülmediğini, güvenliğin ikinci plana atıldığını iddia edenler oldu. Ama karşıt yorumlar bütçeden büyük çaplı savaşlara yönelik AR-GE ve teknolji projelerine giden payın azaldığını, buna karşın şehir çatışmaları, asimetrik tehditlere hazırlık odaklı harcamaların arttığına dikkat çekiyordu. Biraz da “Obama nereyi gezdi, ne yedi yerine”, “Obama Türkiye’yi niye ilk resmi ziyaret yeri olarak seçti” diye düşünürken bunları göz önüne getirince; “yoksa ‘Türkiye’nin en kıymetli ihraç malı(!)’ Silahlı Kuvvetler tekrar ABD’de ve belki Avrupa’da moda olacak mı” diye düşünmemek elde değil? Bu da son dönemde ordunun geri plana itildiği, darbecilikle suçlandığını düşündüğümüzde önümüzde bir geçiş olacaksa bu geçişin nasıl olacağını fazlasıyla merak ettiriyor.
Savunma Bakanlığı görevini W. Bush döneminde Rumsfeld’den devralan ve hala sürdüren Robert Gates’in yeni Pentagon bütçesinde yeni nesil savaşlara yöneldiğini gösterdiği günlerde Obama, TBMM’de konuşuyordu: “Biz kendimizi Hıristiyan, Müslüman veya Musevi diye tarif etmiyoruz; vatandaşlık ve ortak ideallerle tarif ediyoruz. ABD gibi, Türkiye de benzer değerlerle kurulmuştur.” Bu cümlelerin ilkini Ocak ayında başkanlık yemini ederken de dile getirmişti. Bu açıklama dünyada olduğu gibi ülkemizde de yankı buldu, ilgi çekti. Herkes kendince yorumladı, Obama’nın bir mesaj verip vermediğini tartıştı. Obama Türkiye’nin son yıllarda üst ve alt kimlik açılımlarında kısa vadeli ABD ortaklık hedeflerini zorlaştıran noktalara kaydığını mı görmüştü?
Dün sabah dinlemeye başladığım Obama’nın kendi sesiyle okuduğu “Audacity of Hope” / Umudun Cesareti adlı kitabının daha ilk bölümünde Amerika’nın nasıl ikiye bölündüğünü, kutuplaşmaların siyaseti nasıl kısırlaştırdığını, aslında halkın çok daha öncelikli hizmet ve gelecek teminatı beklentileri olduğunu dile getirdikten sonra 2. bölümün başında bir ülke vatandaşlığının, ulusun parçası olmanın getirdiği ortak değerlerin siyasette geri planda kalmasının haksızlık olduğunu belirtiyor.
Obama’ya göre din, ırk, cinsel tercih gibi alanlarla belirginleştirilen “kimlik siyaseti” hiç ümit vermiyor. Farklı kimliklerden insanların ülkenin pek çok bölgesinde ne kadar kaynaşmış ve rahat bir şekilde beraber yaşadığına dikkat çekip ortak değerlerin önemini vurguluyor. Obama’nın başkan olmadan önceki ideali, kitabın henüz başında olsam da, sanırım siyaseti yeni bir düzleme çekmek. Bu nedenle TBMM’de yaptığı konuşmaya da bu açıdan bakmak gerekiyor diye düşünüyorum. Sadece kısa vadeli çıkarlar ve ilişkileri düşünerek değil, yeni bir açılımın altını çizerek de yeni bir siyaset modelini önce ülkesine, sonra da mümkün olan bölgelere sunarak halkların kendi içinde ve sonra aralarında kutuplaşmalarını azaltmak; ABD’nin “önleyici caydırıcı” kuvvet olma ideali ve imajından ziyade, dengeli, modern, kimlikler düzleminde taraf olmayan bir ülke olduğunu algısını yaratmak; böylece de hem Amerikan hem dünya halkının güvenlik endişesini orta vadede çözmeyi hayal ediyor diye düşünebiliriz…


Ulan Cihan ne bu ya??
I did not know you were such a reporter/journalist/political comentator. I’m gonna call you a nerd from now on. Of course for no other reason than being a bully!