Hani bazı şeyler olur ya, bize çok yabancı, bizim için yaşanası değil, sanki bu dünyadan veyahut bu hayattan değil, düşüncesi bile uzak, hiç tanıdık olmayan ve bu özellikleriyle de genellikle önyargılı, olumsuz yaklaştığımız… Bazen bir mal, hizmet; bazen bir davranış biçimi; bazen bir sosyal olgu… İşte böyle hissettiriyor çoğumuza Japonya’da yıllarca sürdükten sonra şimdi ABD’nin kabusu olan “deflasyon” kelimesi, yani “eksi enflasyon”, yani fiyatların düştükçe düşmesi…
Ben de bugün bizlere çok ama çok uzak diyarların bu korkunç canavar hakkında konuşayım istedim, yıllardır gazetelerimizde vatandaşı yerden yere vururken çizilen enflasyon canavarının farklı renkte olanı.
Çünkü artık Amerika Birleşik Devletleri’nde ciddi bir korku olmaya, kriz habercisi Roubini gibi iktisatçıların sözlerinde yer bulmaya başladı. Kriz önce dezenflasyon yarattı, yani enflasyonda kuvvetli düşüş yaşandı ama ortalama fiyat seviyesindeki değişim hala artı yönde ve pozitifti, hala da öyle. Ama her yeni aylık rapor ABD’de daha çok mal ve hizmet grubunda gerileme gösterdikçe deflasyona yaklaşıldığı haklı olarak düşünülmeye başladı.
Peki deflasyondan, yani ortalama fiyat seviyelerinin kalıcı azalış trendine girmesinden neden korkuluyor, paranın alım gücü artmayacak mı? Evet, paranın alım gücü artacağı için deflasyondan korkuluyor. Çünkü Japonya’da da 1990’lardan 2000’lerin ortalarına kadar yaşandığı üzere, insanlar büyük harcamalar yapmayı sürekli erteliyor.
Fiyatların düşmeye devam edeceği inancı, birikimin veya kazanılan paranın yarın bugünkünden daha çok mal veya hizmete denk geleceği düşüncesi ile tüketim azalıyor. Tüketim azaldıkça, stoklar biriktikçe, üretimi arttırmak için bir sebep kalmıyor, önce stokları eritmek için indirimler geliyor, ama daha çok indirim geleceğine yönelik beklenti korundukça bu da bir işe yaramıyor, sonunda üretim de kısılıyor. Üretim kısıldıkça işten çıkarmalar başlıyor, daha az gelirle çalışan sınıf daha da az tüketiyor. Daha az tüketim talebi fiyatların daha da düşmesine neden oluyor ve bu kısır döngü, deflasyon sarmalı, durgunluğu da aşıp ekonomik depresyona götürebiliyor. 1930-33 arasındaki Büyük Depresyon sırasında enflasyon yılda ortalama eksi 10 idi, yani her yıl mal ve hizmet fiyatları ortalama yüzde on azalıyordu.
Çeyrek yüzyıldır tek haneli enflasyona enflasyon demeyen, illa çift haneli enflasyon istenen ülkemizde enflasyonun parayı elinde tutanlara zarar getirdiğini çok iyi öğrenmiş olmalıyız, ev, arsa, teçhizat sahiplerinin de varlıklarının değerinin arttığını. Deflasyonda ise elinde parası, daha doğrusu paraya çevrilebilir, yani likit varlıkları olanlar mutlu olurken, kolayca paraya çevrilemeyen arsa, vb. varlıkları olanlar da ellerindeki varlık yıldan yıla değer kaybettiğinden zarar ediyor. Bu gerçek insanların böylesi büyük varlık yatırımlarını da geciktiriyor. Deflasyon güçlüyken ev almak değil kiralamak tercih ediliyor.
Deflasyon sarmalının oluşması halinde tüketiciler fiyatlardaki değişim, yani indirimlere eskiye oranla çok daha ilgisiz kalıyor, ancak ekonominin düzeleceği sinyalini hissettiklerinde harcama yapıyorlar
Yine deflasyon esnasında sabit bir geliri olanlar, örneğin emekli maaşı alanlar daha iyi durumda olurken borçlular zorlanıyor. Çünkü enflasyonist bir ortamın tersine ödediğiniz her faiz taksiti borcu aldığınız gün tahmin ettiğinizden daha büyük bir alım gücüne sahip oluyor. Yüzde sıfır faizle bile borçlanmış olsanız fiyatlar her sene %10 düşüyorsa, reel anlamda yüksek bir faiz yükünün altına girmiş oluyorsunuz. Bu da kredi alma isteğini yok ediyor, tabii kredi almadan büyük yatırım yapamayacak olanlar da bu yatırımları yapmıyor, ne bireyler, ne ticari kurumlar.
Hatta şirketler, kurumlar, ve tabii bireyler borçlarını olabildiğine erken kapatmaya, faiz ödemelerinden kurtulmaya çalışıyor. Sonuçta bilanço resesyonu da denilen bilanço küçülmeleri geliyor. Şirketler de “yatırım tüketimlerini” erteliyorlar.
Deflasyon üzerine yazacak çok şey var ama bunlar bile bize yabancı topraklara fazlasıyla girmemize yardımcı oldu. Hele işin iktisadi boyutunu bir yana bırakıp psiko-sosyal açıdan olaya yaklaştığımızda çok daha vurucu sonuçları düşünmek mümkün oluyor. Harcamalarını, yani “büyümelerini” erteleyen kurumlar, ve tabii bireyler, aslında hayatı da ertelemiş oluyorlar, ama vücut yaşlanması ertelenemiyor. Kendine ait bir şeye sahip olma güdüsünün fazlası zarar derken bu sefer de tümden bastırılmış oluyor, güvensizlik bu sefer de farklı bir yönden insanı yakalayıp götürüyor…
Tabii tüm bunlar sanayileşmiş zengin ülkelerin korkuları ve dertleri… Deflasyonun hükümet harcamaları, merkez bankalarının ülkeyi paraya boğması, faizlerin indirilmesiyle aşılacağı inancı içinde bulunduğumuz dönemde inandırıcılığını yitiriyor. ABD, Japonya zaten hükümet harcamalarını arttırmış, faizleri yerlerde süründürürken bile enflasyon oluşmuyor, çünkü enflasyon her zaman bir “arz-talep dengesi” konusu. Arzın talepten az olduğu her pazarda fiyat artışı yaşanabiliyor. Artık “sanayileşme sonrası ileri hizmet toplumu /ekonomisi”ne dönüştükleri iddia edilen ABD gibi ülkelerin ise tüketim talepleri öyle bir değişti, doyum öyle noktalara geldi ki tüketim marjinal güdülenmelerle arttırılabiliyor.
Öte yandan Türkiye gibi zenginleşmemiş, sanayileşememiş ekonomilerde ise deflasyon pek olası değil. Hala nüfusumuzun büyük çoğunluğu fakirken, karnını doyurmak peşindeyken talebin daha uzunca yıllar güçlü kalacağı ortadayken bizde olsa olsa deflasyon değil dezenflasyon süreçleri yaşanabiliyor… Ve zaten dezenflasyona yani enflasyon artışının düşmesine de ihtiyacımız. Hiçbir sivri akıllının, “bak enflasyon değil deflasyon olursa ne kadar kötü olur yazıyorsun, işte Merkez Bankası da enflasyonu hoş görsün, enflasyondan bir şey olmaz” deme lüksü yok. Bizim gibi yüksek enflasyonlu ülkelerde enflasyon toplum içinde refah transferi demektir o kadar…
Nasıl bir dünyada yaşıyoruz! Dünyanın bir ucunda tüketim gücü var ama isteği yok, fiyatlar düşüyor; dünyanın bir ucunda da tüketim isteği var ama tüketme gücü yok, buna rağmen fiyatlar yükseliyor ve tüketme gücüne sahip olmak gittikçe zorlaşıyor!


Mahfi eğilmezin az önce (03.03.2009 radikal) bir yazısını okudum. Oyazıyla ilgili bir şeyler yazabilirmisiniz. oda gümbür gümbür deflasyon geliyor diyor. (Deflasyon hakkında arastırma yaparken tesaduf yazınızı buldum.)
Yönlendirmeniz için teşekkürler Uğur Bilge Bey. Eğilmez’in yazısı daha çok resesyonun neden derinleşeceğini ele alıyor ve sonuç deflasyon olacak diyor. Yazımda da belirttiğim gibi bize yansıması gerileyen ama hala pozitif olan enflasyon olacaktır. Eğer Türkiye’de yıllık bazda eksi enflasyon yani deflasyon olacak noktaya gelirsek bugün gerçekten tahmin edemeyeceğimiz toplumsal kırılımlar olur.
Mahfi Hoca yarın akşam belki NTV’de Ekodiyalog’da daha detaya girebilir, şu anda yazısı şu algıyı bırakıyor: Dünyadaki talep erimesi sonucu oluşan deflasyonist ortam, ihracatımızın ayağa kalkmasını imkansız kılacak. Ekonomi yönetimimiz de iç talebi canlandırıcı önlemler almadığından ihracat yapamayan sanayi iç pazara da üretim yapamadığından Türkiye tahmin edilenden daha büyük ekonomik gerileme yaşayacak.