Salı günü Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’nde 2. Türkiye İnnovasyon Konferansı‘na katılma şansı elde ettim. Eğer bir ana temadan bahsedilecek olursa, bu yıl odak Türk ekonomisinin büyümesi idi. Konferansı Turkishtime dergisi ile birlikte düzenleyen fed Training eğitim ve danışmanlık firmasının kurucusu Arman Kırım’ın son kitabı “Türkiye Nasıl Zenginleşir” öğleden önceki başlıca odak noktası idi. Akşam son konuşmacı ise yine ülke ekonomilerinin büyümesi ile ilgili çok önemli bir teorisyen olan Prof. Paul Romer idi.
İlk bakışta konferansın faydalı ve güzel olduğunu söylemeliyim. Ama daha önce innovasyon, yani fed Training’in açıklaması ile “para kazandıran yaratıcılık, farklılaştıran yenilik” konusunda önemli 1-2 etkinliğe katılmış biri olarak çok daha iyisini beklediğimi söylemeliyim. Konferans’a gelmek isteyip gelemeyenlerin kayıp için fazla üzülmemeleri gerekir, eğer bu konuda kendi başlarına da araştırma yapan kişilerse. Çünkü konferans Kırım’ın son kitabının özeti, etkinliğin dört ana ortağı Akbank, Arçelik, ToyotaSA, Turkcell‘in reklamlarda da sık sık gördüğümüz en yeni uygulamalarının adeta “hatırlatılması” şeklinde idi. Konferansın iki önemli yabancı akademisyen konuşmacısı izleyicileri farklı şekilde etkiledi, ki onların da aslında bazı çalışmalarını okumak anlattıklarının yerini alabilirdi denebilir.
Öncelikle Arman Kırım doğru bir tespitle Türkiye’nin montaj yaparak, “ucuz üretim merkezi” olmaya çalışarak kalkınamayacağını, her zaman daha ucuz üreticinin çıkacağını söyledi. Ardından Türkiye’ye önerdiği çözüm marka olma hayalleri kurmaktansa bir nevi Avrupa’nın Çin’i olması, ama Çin olmanın da ötesinde Avrupa pazarı için Avrupalı firmalara olabildiğince katma değerli üretim yapmasıydı. Maalesef bu sözler çok yeni değil, “Avrupa’nın Çin’i” Türkiye için çok kişinin ağzından çıkan bir yorum ve tartışmalı bir arzu. Asıl tezi olan “2. Nesil Fasonculuk”, AR-GE, araştırma ve yenilikçilik üzerine kurulu mümkün olduğu oranda ucuz üretim, böylece değer zincirinde daha geniş bir bölgeye oturmak da zaten bugün bazı doğru yönetilen firmalarımızın hedefi. Fakat eleştirim bunların daha önce söylenmemiş gibi dile getirilmesiydi, Profesör Kırım’ın bu stratejik açılım ve reçetesini ben de çok doğru buluyorum.
Konferansın konsept ve/veya akıl ortakları olan firmaların sunumlarının bir bölümü zaten bildiğimiz yenilikçi hizmet ve ürünlerinin tekrar anlatılmasıydı. Ama konferansa katılan dinleyicilerin elde edeceği fayda ancak bu yeniliklerin gerçekten nasıl ortaya çıktığı, kurum içi yenilikçilik uygulamaları, bu sürecin baştan sona yönetimi üzerine bilgilenmek olurdu. Dört firmadan ikisinin bu konuda biraz başarılı olduğunu söylemeliyim.
Konferansın ağır topları Prof. Paul Romer ve Prof. Michael Raynor farklı hedef kitlelere hitap ettiler. Michael Raynor doğrudan şirketlere yönelik bir sunum yaptı. İki önemli kitabıyla yenilikçilik ve pazara uygulanması konusunda önemli isimlerden olan Raynor bazen hep doğruları yapan bir firmanın nasıl kaybedebileceğini geçmişten örnekler vererek anlattı, ki bu da dinleyicileri etkiledi.
Daha düşük maliyetli, bazen daha kalitesiz üretim yapan bir firmanın pazardan pay kapabilmesi pazarda farklı ihtiyaçlara sahip bir sürü tüketici olmasından kaynaklanır. Bu firmaların düşük fiyatlı düşük kar marjlı satışları pazardaki eski oyunculardan bazılarını hiç zorlamaz. Bunlar artık üretim kapasitelerini tamamen kaliteli ürüne yönlendirebilir, böylece pazarın daha karlı bölümüne, daha varlıklı ve talepkar tüketicilere satabilirler. Hissedar ve yöneticiler de daha yüksek karlılık adına yeni giren, alt pazar innovasyonu yapan firmaya pazarın bir kısmının bırakılmasından memnun bile olur. Ama bazı sektörlerde bu küçükler güçlenir, önce orta altı, sonra orta segmentleri de ele geçirirler. Örneğin Batılı elektronik devlerine fason üretim yapan Koreli ve Japon tüketiciği elektroniği firmalarının bugün çok güçlü markalara dönüştüğü gibi. Bu noktadan hareketle yönetimin, hissedarın, teknoloji direktörünün desteklediği kararlar uzun vadede kaybettirebilir deyip innovasyon ihtiyacına, innovasyonun aşağıdan, burun bükülenlerden de gelebileceğine dikkat çekti Prof. Raynor.
Ama aslında karlılık odaklı pazar giriş/çıkışları yapan, hisse kazancı odaklı hareket eden firma ne kadar doğru yapmıştır bunu da düşünmek lazım. Mevcut piyasa ekonomisinde finansal araçlar, türev piyasalar acaba firmaları yanlış doğrulara mı yönlendiriyor, bu çok önemli bir konu. Şimdilik soruyu sorup devam edelim.
Raynor’ı dikkatle dinleyen katılımcılar günün son konuşmacısı Paul Romer‘a ise fazla dayanamadı! “Yeni Büyüme Teorisi” ile ünlü Stanford Üniversitesi ekonomisti sunumunda Türkiye ekonomisini genel olarak ele aldı, kamu ve özel sektöre yönelik çoğunlukla yapısal durum, değişiklik ve reform ihtiyaçları ile ilgili konuştu. Merkez Bankaları’nın rolünden açık ila kapalı ekonomi tercihlerine, kamunun yönetim metadolojisine değinen Romer çoğunlukla özel şirket çalışanlarından oluşan dinleyicilerin dikkatini çekemedi ve salonun yarısı konuşma bitmeden boşaldı. Tabii bunda saatin ilerlemesi, Romer’a kadar herkesin zamanını aşması, hatta sabah etkinliğin 45 dakika geç başlamasının da rolü olabilir. Yeri gelmişken zamana sadık kalmayan, birbirine saygı göstermeyen, disiplinden uzak bir toplumun ne kadar başarılı olabileceği de tartışmalıdır…
Romer gibi önemli bir ekonomisti çok az kişinin dinlemesi hem yazık, hem ayıp oldu. Romer devletin neyi ne oranda yönetmesi gerektiğine dair açılımlarda bulunduğu gibi ülke olarak eğitime çok daha büyük kaynak ayırmamız gerektiğini karşılaştırmalı ülke istatistikleri ile ortaya koydu. Fakat Romer’ı devlet ve hükümet çalışanları, bürokratlar ve milletvekilleri de dinlemeliydi. Tabii ülkemizde bu alanlarda çalışma yapan akademisyenler de… Etkinliğin arkasındaki çalışmaları tam bilmiyorum ama Romer ile, tabii Raynor’la da, kendi akademisyenlerimiz etkileşime girmeli, fikir alışverişinde bulunmalı, temasta kalmak için adımlar atmalıydı.
Aslında gün sonunda şu izlenimi edinmek mümkündü. Maalesef konferans düzenleyicileri yeteri kadar innovatif olamamıştı. İnnovatif olsalar daha büyük bir ticari başarı elde eder, daha çok davetiye satar ve dağıtır, daha çok katılımcıya ulaşır, daha canlı ve sesli bir etkinlik yaratabilirdi. Koca Lütfi Kırdar’ın bu kadar önemli bir konudaki tartışmada çok boş yerinin kalması düşündürücü idi. Tabii tüm anlattıklarım bir yana, Türkiye’nin yenilikçiliğe, innovasyona, farklılık yaratmaya ne kadar ilgili olduğunu dolu ve boş koltuk oranları gösteriyordu.
Açılış konuşmasını yapan Burhan Özkan’ın dediği gibi, toplumsal kültürümüz sadık olanları ödüllendirmekte, yenilikçi ve farklı fikir koyanları aşağı indirmekte…



O gün anlatılanları güzel bir yaklaşım ile aktardığın için teşekkürler. Turkishtime bu ayki sayısında kongrenin tamamı bir kitapçıkta yayımlanmakta. Ama özet olarak fabrikamızda blog kısayolunu yayımlayacağım.
Kolay gelsin
Bayram Ali ÖZDEMİR
Teşekkür ederim Sayın Özdemir.
Sizlere de iyi çalışmalar…